Krizler çağında siyasetin sarkacı ve NATO’nun Ukrayna cephesi

I. Emperyalist paylaşım savaşından beri, proleter devrimcilerin emperyalist savaş karşısındaki tutumu, kendi kapitalist devletiyle parçası olduğu emperyalist bloğun arkasında dizilen düzen solunun çağrılarına tam cepheden karşı çıkmak olmuştur.

Gezi’den bugüne 9 yıl geçti. Ülke otokratik görünümlü gerici-baskıcı bir radikal sağ oligarşi blokunun egemenliği altında. Dünyada 2009’da başlayan ekonomik kriz derinleşirken, siyaset pekçok ülkede geniş halk kesimlerinin onun müsebbibi gördüğü neoliberal globalleşmeye dönük tepkilerin neye ve nasıl yönlendirildiğine bağlı olarak şekilleniyor.

Emek ve doğa düşmanı otoriter neoliberalizme, sosyo-ekonomik hakların budanmasına, düşük ücretlere, rantiyelerin astronomik kazançlarına, işten, emekliliğe bir bütün olarak mülk sahibi olmayanların yaşamlarının eğretileşmesine, doğanın talanına öfke pek çok ülkede halk isyanlarını getirdi. İsyan eden milyonların öfkesinin sonucu merkezci düzen siyasetinin pek çok ülkede erimeye yüz tutması ve onun daha solu veya sağındaki yeni politik aktörlerin güç kazanması oldu.

SOLA SALINIMIN GÜNCEL ÖRNEĞİ: NUPES’İN BAŞARISI

Gerek 2011-2014 arasındaki halk isyanları sonrasında, gerekse de 2019’dan beri süren sosyal adalet, eşitlik, özgürlük talepleriyle yürüyen ilerici halk isyanları sürecinde düzendışı sol hareket ve politik figürler ittifak ve cephelerle güçlenmiş gözüküyor. Latin Amerika kıtasının genelinde ve Fransa’da önceki isyan dalgası sırasında şekillenen bir siyasal ittifakın başını çektiği yeni sol ittifaklar kuruluyor. Önceki aylarda Şili ve Kolombiya’da gördüğümüz, ittifakların kurduğu daha geniş ittifakın başarısına şimdi kıta Avrupasında şahitlik ediyoruz. Bir önceki seçime FKP’yle ittifak kurup Sol Cephe adıyla giren Jean-Luc Mélenchon Mayıs ayındaki Başkanlık seçimlerine Boyun Eğmeyen Fransa ittifakıyla girip, kılpayı farkla ikinci tur kaçırmıştı. Şimdi Boyun Eğmeyen Fransa’nın başını çektiği Halkın Yeni Ekolojik ve Sosyal İttifakı (NUPES) geçtiğimiz Pazar günü yapılan meclis seçimlerini birinci sırada tamamladı. Şili’deki gibi Fransa’da da kurucu meclisle anayasal yeniden kuruluş perspektifi ön planda.  Fransız Devrimi’nin değerleri ışığında 6ncı Cumhuriyeti kurmaya çağırıyorlar. Fransa’dakilerin Şili’den farkı, Konvansiyon (görevi anayasayı hazırlamak olan Kurucu Meclis) seçiminin Antik Yunan’daki gibi “tanrıların eli”, yani kura yöntemiyle belirlenmesini öneriyor olmaları.

Ertuğrul Kürkçü’nün son yazısında[i] da işaret ettiği gibi: “Çoğul ve parçalı sol ve demokratik güçler, kapitalizme, gericiliğe, faşizme, ırkçılık ve heteroseksizme karşı geniş ve çoklu ittifak stratejileriyle ilerliyor.” Hegemonik kapasite açısından ölü durumdaki neoliberal modeli gömüp, üzerine beton dökmeyi önüne koymuş düzen dışı sola doğru bu salınımın, yakın vadede Kuzey ve Batı Avrupa’dan ziyade Akdeniz havzasındaki ülkelerde olumlu yankılar bulması daha olasıdır. Bu anlamda, Marx’a atıfla Galya horozunun ötüşü Almanya’da yankılanacak diyen Kürkçü’den farklı düşünsem de, HDP ve TİP’in başını çektiği 3. ittifakın bundan çıkaracağı ders konusunda kendisine tamamen katılıyorum: “NUPES'in başarısı değişimin stratejik yöneliminin solda ısrar olması gerektiğinin apaçık kanıtı. (...) Fransa seçimleri, Türkiye'de de mevcut krizden çıkışın teminatının yalnızca iktidardaki mezhepçi-faşist rejim karşısında bir genel ortaklıkla sınırlı kalamayacağı, tersine sol seçeneği toplumsal ve demokratik taleplerle güçlendirmek ve çoğaltmakta yattığına yeni ve inkâr edilemez bir örnek sunuyor.”

SARKACIN RADİKAL SAĞA SAVRULMA DİNAMİKLERİ

Sarkacın sağa doğru salındığı örneklerin de Covid sonrası, Ukrayna krizi sürecinde konsolide olduğunu ya da güç biriktirdiğini görüyoruz. Sola salınımın toslayacağı gelişmeler yaşandığında (mesela Brezilya’da Bolsonaro’nun, Türkiye’de Erdoğan’ın zaferi, NATO’nun yeni cepheler açarak Rusya’ya diz çöktürmesi) radikal sağa doğru bir savrulma yaşanma olasılığı yükselecektir. Dolayısıyla, 2011-14 arasındaki isyan dalgası çekildikten sonra, karşımıza çıkan lümpen-otoriter-muhafazakar figürler etrafında kendini ırkçıdan ziyade yerli ve milli bir halkçılıkla ifade eden radikal otoriterleşmeci neofaşist siyasetler çok daha koyu bir tahakküm düzeni kurabilir. Neydi, bu siyasetin temel sayıltıları: Yabancılar, göçmenler ve yabancılaşmış elitlerin halkın milli kimliğe, geleneksel kadın-erkek rollerine (patriyarka) ve heteronormativist cinsellik düzenine, dini kodlara karşı yürüttüğü bir kültürel taarruz ve “sessiz istila”yla karşı karşıyayız. Bu taarruz ve istila karşısında “sıradan”-“normal” insanlar diye çağırılan tasavvur edilmiş mağdur ve mağrur “halk” çoğunluğunun savunucuları da bu neofaşistlerdir. Kapitalist formasyonu kriz ve isyanlar çağında eskisi gibi yönetemeyeceğinin farkında olan düzen siyasetinin geleneksel aktörleri arasından da çizgilerini, ya da liderliklerini daha otoriter milliyetçi-şoven bir sağ çizgiye doğru çekenler var. Bunun bir örneğini 2009 krizi sonrasında İslamcı-liberal Erdoğan’ın tek adam rejimi kurma hedefiyle yola çıkıp, MHP ve diğer devletçi-milliyetçi aktörlerle oligarşik saray rejimi inşa sürecinde deneyimledik.

Kriz, pandemi veyahut (neoliberal) globalleşme öncesi, “eski ve güzel” dünyada kendisi gibi “normal”lerin sahip oldukları hayat standartlarını kaybettiklerini düşünen ücretli ve küçük burjuva kesimlerin sayıca genişlediği bir dönemden geçiyoruz. Geçinemeyen, barınamayan eğitimli güvencesiz gri yakayla, hinterlandın-varoşların mülksüzleştirilmiş proleterlerinin düzen siyaseti ve kurumlarına karşı artan güvensizliğiyle öfkesini nasıl (hangi figürler, stratejik öncelikler, ittifaklarla) birleştireceğimiz, siyasetin diline ve yordamına nasıl tercüme edeceğimiz oldukça önem kazanıyor. Sarkaçtaki gülle düzen dışı sola da neofaşistlere doğru da gidebilir.

RADİKAL SAĞIN AVANTAJLARI

Ortada iki yönlü bir salınım var gibi gözükse de varolan eğilimler sürdüğü müddetçe, krizleri aşmak için kapitalizme sosyal zenginliklerin bir kısmını tırpanlamayı vaad eden aşırı sağın açık biçimde avantajlı olduğu bilinen bir gerçektir. Bankalar, fon kuruluşları, sigorta şirketleri, borsaların büyük sanayi tekelleriyle içiçe geçtiği finans kapitalin egemenliği kırılmadan Louis Bonaparte’den beri otoriter diktatörlüklerin ciddi bir seçenek olarak masada durduğu da öyle... Modi’den Erdoğan’a, Trump’tan Bolsanaro’ya günümüzün bütün neofaşist siyasetçileri lümpen-eril-kimlikçi bütün demagojik söylemlerini yerli-milli/halkçı diye sunsalar da, finans kapital egemenliğinin günümüz dünyasındaki menbaası ve 10 yılı aşkın süredir yaşanan krizin müsebbibi neoliberal birikim rejimlerindeki ısrarlarıyla, emeği ve doğayı daha fazla sömürecek koşulları vaat ettikleri için güçlü iktidar namzedleri konumundadır.

Dolayısıyla, finans kapital egemenliğini kıracak, neoliberal modele son verecek bir değişim olmadıkça, hem otoriterleşmeyi, militarizmi ve savaşları kamçılayan, hem de küresel iklim değişikliğiyle yaygınlaşan pandemilerle kendisini dışa vuran ekolojik yıkımı büyüten mekanizmanın durdurulması mümkün değildir. Bu gerçeklik, halen devam eden radikal sağ-sol arasındaki salınımın bir dahaki sefere sağa takılılı kalmasını sağlayacak gelişmelerle (iç savaş, etnik boğazlaşma, bölgesel savaşlar, sınır ötesi işgal operasyonları gibi olasılıkların yanında kısmi nükleer silahların kullanıldığı bir emperyalist savaş) son bulma olasılığını da güçlendiriyor.

NATO’NUN DOĞU AVRUPA’DA AÇTIĞI YENİ SAVAŞ CEPHESİ

ABD’nin 11 Eylül 2001’den beri dünya emperyalist kapitalist sistemin merkez üssü konumunu korumak için Afganistan, Irak, Somali’de cepheler açtığını biliyoruz. Buna karşın, adına globalleşme denilen neoliberal hegemonyanın 2009 ekonomik kriziyle çökmesi sonrasında, Çin’in inisiyatifi alıp, yüksek büyüme oranlarıyla dünyanın en büyük kapitalist ekonomisi haline gelişi, ABD’yi “gerileyen emperyal” durumuna düşürmüş gözüküyor. ABD, NATO’daki Batılı ortaklarını arkasına dizip, bu durumu tersine çevirmek için Rusya ve Çin’e dönük, kendisine bütünüyle bağımlı kıldığı Ukrayna üzerinden kurduğu tuzakla uzun sürmesi muhtemel yeni bir emperyal taarruzu başlatmış bulunuyor. Papa Francis’in de dediği gibi “NATO Rusya’nın kapısında havlaması”yla açılan pandoranın kutusunun nereye varacağını tam olarak bilmek zor. Fakat, bu süreçte dış siyasette tarafsızlıklarıyla bilinen İsviçre, Finlandiya, İsveç dahil Avrupa’daki liberal-demokratik görünümlü ülkeler ve buralardaki düzen partileri arasındaki farkların birden bire ortadan kalkıp, hepsinin bir anda ABD-İngiltere güdümündeki NATO’nun emir erlerine  dönüşmeleri ortada uzun süreli bir hazırlık olduğunun, bu cephenin kısa vadede kapanmayacağının göstergesi sayılmalıdır.

Bu durumun acı yanı, sosyal demokratından anti-faşistine, feministine solun kahir ekseriyetinin de utanç verici biçimde medya ve düzen güçlerinin NATOcu propagandasının altında kalması oldu. Tam da enflasyonun patladığı, yoksullaşmanın hızlandığı bir dönemde, bu durum son 20 yılda sol adına verilmiş mücadele birikiminin ciddi bir tasfiyesi anlamına geliyor. Örneğin, Almanya’da Die Linke partisinin son bir yılda adeta yere çakılması, çevreci ve ırkçılık karşıtı hareketin enerjisini büyük ölçüde kendisine yedekleyen Yeşiller’in Avrupa’nın en büyük savaş kırkırtıcı partisine dönüşmesine karşı ciddi bir tepkinin gelişmemiş olması bu likiditasyonun (tasfiyenin) ne denli hızlı biçimde gerçekleştiğini ortaya koyuyor.

Halbuki, I. Emperyalist paylaşım savaşından beri, proleter devrimcilerin emperyalist savaş-çatışmalar karşısındaki tutumu, kimin haklı kimin haksız olduğu sahte tartışması üzerinden, her seferinde kendi kapitalist devletiyle parçası olduğu emperyalist bloğun arkasında dizilen düzen solunun çağrılarına tam cepheden karşı çıkmaktır. Yani, Lenin’den Liebnekt’ten miras devrimci yenilgicilik ilkesiyle emperyalist savaş ve militarizm karşıtı bir tutum geliştirmektir. “Gerçek düşman sınırların dışında değil, içeridedir”, yani sınıf düşmanlarımızdır şiarıyla hareket etmek ve emperyalist savaşta kendi yaşadığı/siyasi faaliyetinin merkezi olan kapitalist devletle, onun parçası olduğu emperyalist blokun yenilgisini proleter devrimin manivelası yapmayı hedeflemektir.

DEVRİMCİ YENİLGİCİLİĞİ GÜNCELLEMEK

Bu stratejik ilke açık biçimde emekçi ve yoksul halkı kemer sıkmaya ve can vermeye çağıran şovenizme karşı enternasyonalist bir ilkedir. Onlara göre, aynı stratejik ilkeyi, emperyalist savaştaki diğer ülkelerin devrimcileri de izlemeliydi. Avrupa çapında proleter devrimler çağı da böylece başlayabilirdi. Lenin’in Agora Yayınları’ndan çıkan “Yenilgicilik ve Enternasyonalizm” kitabındaki şu sözleri bu stratejiyi özetler: “Bir proleter, (...) kendi emperyalist büyük gücünün yenilgisine, hatta parçalanmasına katkıda bulunmadan, ne kendi hükümetine sınıfsal bir darbe vurabilir ne de kardeşine, bizimle savaş içinde olan yabancı ülkenin proleterine gerçekten el uzatabilir.”

Bu satırların ardından 100 yıldan fazla süre geçti. 1. Savaşın muzafferi İngiltere-Fransa ekseninin yerini 2. Savaş sonrası ABD-İngiltere’nin merkezinde olduğu NATO aldı. Eskiden işçilere sosyal şovenizm, burjuva-küçük burjuva katmanlara sosyal Darwinizmle seslenen, emperyalizm insan hakları ve demokrasiyi, kadın ve LGBTI hakları söylemini ve kültürel farklılıkları kullanıyor. Son yıllarda da bu emperyalist gücün eski merkezi-belirleyici konumdan uzaklaşmakta olduğuna, çok kutuplulaşma içinde başka bir emperyalist gücün (Çin) yükselişine şahitlik ettik. Milli Gelir açısından dünyanın en büyük ekonomisi haline gelen Çin’i yöneten Komünist Parti (ÇKP) geçen yılki kongresinde, halkın alım gücünü arttıracak iç pazara dönük büyüme modeline geçeceğini ilan etti. Dolayısıyla, 1990’lardan beri Çin’i ucuz emek-vahşi kapitalizm cenneti olarak dünya kapitalizmine açan ÇKP’nin liderlik edeceği emperyalist kapitalist sistemin tam olarak neye benzeyeceğini bilemiyoruz. Üstelik yeni emperyalist sosyal bile olsa da Çin, Hindistan, Brezilya gibi geç kapitalistleşen “yükselen ekonomilerin” hiçbir şekilde gündemine almadığı, ihmal edilemez bir küresel ısınma-ekolojik kriz gündemimiz var. Dolayısıyla, devrimci yenilgicilik, pasifizm ve barış politikasını derinleşen iki yapısal (ekonomik ve ekolojik) krizin yol açtığı somut koşullar içinde güncellememiz gerekiyor.

Buraya bir virgül koyup, gelecek yazımızda, Gezi’nin dokuzuncu yıldönümündeki dünyanın berbat fakat bir o kadar da ilerici sosyal değişimlere açık durumu ışığında, eko-sosyalist çıkış hattını konuşacağımızı belirteyim.

 

[i] https://bianet.org/bianet/yasam/263247-nupes-galya-horozunun-otusu